Ölümü Reddeden Adam: Hugh Glass’ın İnanılmaz Hayatta Kalma Hikâyesi

ile

  1. yüzyılın vahşi Amerikan sınırlarında geçen bazı hikâyeler vardır ki, gerçek olduklarına inanmak zordur. Hugh Glass’ın yaşadıkları da tam olarak böyle bir hikâyedir. Bir boz ayının saldırısından sağ kurtulan, ardından arkadaşları tarafından ölüme terk edilen ve buna rağmen yüzlerce kilometre yol kat ederek hayatta kalan bir adamın öyküsü…

1823 yılında, bugünkü Amerika Birleşik Devletleri topraklarında kürk avcılığı yapan bir grup, Missouri Nehri çevresinde ilerliyordu. Glass da bu grubun bir parçasıydı. Ancak bir gün, kaderini değiştirecek o karşılaşma yaşandı. Yavru ayılarıyla birlikte olan bir boz ayıyı fark etmeden yaklaşan Glass, saniyeler içinde vahşi bir saldırının ortasında kaldı.

Ayı onu yere serdi, parçalamaya başladı. Vücudu derin yaralarla kaplandı; sırtı parçalandı, kaburgaları açığa çıktı, bacağı kırıldı. Hikâyenin bazı anlatımlarına göre arkadaşları son anda müdahale ederek ayıyı uzaklaştırdı. Ancak ortada tek bir gerçek vardı: Glass’ın yaşama ihtimali neredeyse yoktu.

Arkadaşları onu taşımaya çalıştı, fakat durum giderek zorlaştı. Hem ağır yaralıydı hem de grup için büyük bir yük haline gelmişti. Üstelik bulundukları bölge, Arikara Kabilesi topraklarıydı ve her an yeni bir saldırı riski vardı. Sonunda iki kişi, Glass’ın yanında kalmakla görevlendirildi. Ama günler geçmesine rağmen Glass ölmedi.

Bu noktada korku ve bencillik devreye girdi. Yanında bırakılan adamlar, onun artık kurtulamayacağına karar verdi. Silahını, bıçağını ve hayatta kalmasını sağlayacak tüm ekipmanını alarak onu kaderine terk ettiler. Yaralı, savunmasız ve yalnız…

Ancak hikâye burada bitmedi. Çünkü Hugh Glass ölmeyi reddetti.

Bir süre sonra bilincini yeniden kazanan Glass, terk edildiğini fark etti. Yaklaşık 200 mil (320 kilometre) uzaklıktaki Fort Kiowa’ya ulaşması gerektiğini biliyordu. Başlangıçta yürüyemeyecek durumdaydı. Emekleyerek ilerlemeye başladı. Açlıkla, enfeksiyonla ve vahşi doğayla mücadele etti. Yediği şeyler çoğunlukla meyveler, kökler ve bulabildiği böceklerdi. Zaman zaman yırtıcı hayvanların bıraktığı leşlerden bile beslenmek zorunda kaldı.

Günler haftalara dönüştü. Yaraları yavaş yavaş iyileşirken, iradesi onu ayakta tuttu. Yolun bir kısmında dost canlısı bir yerli kabileyle karşılaştı ve onların yardımıyla bir süre nehir üzerinden ilerledi. Sonunda, ayı saldırısından yaklaşık altı hafta sonra kaleye ulaşmayı başardı. Onu görenler gözlerine inanamadı.

Ama Glass için bu yeterli değildi. Onu ölüme terk eden adamlardan hesap sormak istiyordu. İyileştikten sonra yeniden yola çıktı ve eski grubunu buldu. Onlardan biri gençti ve Glass onu affetti. Asıl sorumlu olarak gördüğü diğer adam ise artık orduya katılmıştı. Bu durum, Glass’ın doğrudan intikam almasını imkânsız hale getirdi. Yine de silahını geri aldığı söylenir.

Hayatına kürk avcısı olarak devam eden Glass, yıllar boyunca vahşi doğada yaşamayı sürdürdü. Ancak kader onun peşini bırakmadı. 1833 yılında, yine Arikara Kabilesi ile yaşanan bir çatışmada hayatını kaybetti. Bu kez hayatta kalamadı.

Onun hikâyesi, zamanla efsaneye dönüştü. Öyle ki, yıllar sonra The Revenant filmiyle geniş kitlelere ulaştı ve Glass’ın inanılmaz direnişi yeniden anlatıldı.

Hugh Glass’ın yaşadıkları, insanın sınırlarının sandığımızdan çok daha ötesinde olduğunu gösteren nadir hikâyelerden biri. Doğa, ihanet ve ölümle çevrili bir dünyada, sadece hayatta kalmakla kalmayıp yürümeye devam eden bir adamın hikâyesi…